Toplu kampanyalara katılmak gazeteciyi bozar mı?

Başlığım, 28 aralık tarihli Hürriyet’in bir haberinin başlığının aynısı... Haberde, “Ermeni kardeşlerimden özür diliyorum” kampanyasına imza koyan gazetecilerin bu fiillerinin gazetecilik mesleğiyle bağdaşıp bağdaşmadığı sorgulanıyordu. Benim de aralarında bulunduğum beş gazetecinin (Mete Çubukçu, Ragıp Duran, Ahmet Hakan, Doğan Tılıç) görüşlerinin yer aldığı Sefa Kaplan imzalı haberi, üzerinde uzun süredir düşündüğüm ve bir türlü bir sonuca varamadığım “gazetecinin siyasi metinlere imza atması” meselesini sizlerle birlikte tartışmada bir fırsat olarak değerlendirmek istiyorum.

Sefa Kaplan’ın haberi, ondan önce kaleme alınmış iki yazıda yer alan fikirlerin tartışmaya açılmasından ibaretti. Konuya ilişkin ilk yazıyı gazeteciler.com’da Ragıp Duran yazmış, Ertuğrul Özkök de o yazıdan yola çıkarak “Hürriyet yazarları imza atmalı mıydı? (26 aralık) başlıklı bir makale yayımlamıştı.

Özkök, Duran’ın “Genel yayın yönetmenleri, yazı işleri müdürleri, haber müdürleri ve anchorman’lerin imza atmamaları yeğlenir” ve “köşe yazarları imzalayabilir” yaklaşımlarını aktardıktan, bunları “akla yakın bir izah” diye niteledikten sonra, kendi kanaatini “Samimi olarak belirgin bir kanaatim yok” cümlesiyle özetlemişti.

Hürriyet, Ragıp Duran’ın görüşlerine haber için de başvurmuştu. Orada da şöyle demişti Duran:

“Amerikan ve Fransız basınının başkanlık seçimleri konusundaki tutumları birbirinden farklıdır. Amerika’nın üç büyük gazetesi, adaylar belli olduktan sonra kimi desteklediğini deklare eder. Fransa’da ise tam tersi söz konusudur. Mesela Le Monde, seçimlerden sonra iki adaya da gazetede ne kadar yer ayırdığını ince ince hesaplayıp haber yapar ve genellikle eşit sonuç çıkar. Bizde bu konuda hiçbir ilke yok. Bu iki örnek ve bunun dışında kalanlar da incelendikten sonra, diyelim ki seçimler, diyelim ki imza kampanyaları konusunda bir ilke belirlenebilir. Bana dürüst gelen, takınılan tutumun, tutulan tarafın deklare edilmesidir. Ama, Ermeniler’den özür dileme kampanyası farklı görünüyor. Çünkü, birinci tekil şahıs ağzından yazılmış bir metin bu. Böyle durumlarda, işin içine çalışılan gazete karıştırılmadan imza atılabilir. Ancak, diyelim ki Ermeni meselesi, diyelim ki Kürt meselesi konusunda uzmanlaşmış muhabirin bu konularda görüş belirten metinlere imza atması, daha sonra o konularda yapacağı habere olan inandırıcılığı azaltır.”

“Objektiflik” mi, “dürüstlük” mü?

BirGün yazarı Doğan Tılıç’ın Duran’a yakın görüşünü de aktardıktan sonra kendi yaklaşımımı bilginize sunacağım. Şöyle diyor Tılıç:

“Gazeteci, mesleki etik gereği ifade özgürlüğü ve insan hakları konusunda elbette taraftır. Yayın yönetmeninden muhabirine kadar bu konuları kapsayan her türlü etkinliğin içinde olması mesleki bir zorunluluktur. Onun dışındaki kalan alanlarda kamuoyuna kendisini deklare etmekten uzak durmak gerekir. Yoksa muhabirlik yapmak zorlaşır. Diyelim ki, bir konuda kampanyaya katılıp imza verdiniz ve sonra tam aksi görüşte olan birisiyle röportaj yapmanız gerekti. O zaman o imza ayaklarınıza dolaşır.”

Ben, “imza atma”yla “inandırıcılık” arasında kurulan ve ilk bakışta üzerinde tartışma bile yapılamayacak kadar “açık bir doğru” gibi görünen bu yaklaşımın pekâlâ tartışılabilir olduğunu düşünüyorum (lütfen dikkat; tersini de iddia etmiyorum, “imza atan muhabir okur nezdinde hiçbir inandırıcılık sorunu yaşamaz” demiyorum). Bunu tayin edecek şeyin, eninde sonunda haber metninin kendisinin olacağını öne sürüyorum. Hürriyet’in soruşturmasına cevabım, doğal olarak kafamdaki bu tartışmanın bir yansımasından ibaret oldu:

“Muhabir-gazetecilerin net siyasi tavır beyanı niteliğindeki metinlere imza atmamaları gerektiği, muhabirlerin haber yazarken her türlü siyasi tavra karşı ‘kör’ olmaları gerektiğini va’zeden ‘objektif habercilik’ döneminde genel kabul görmüş bir anlayıştı. Oysa uzunca bir süredir ‘objektiflik’ yerine ‘dürüstlüğü’ öneren bir gazetecilik anlayışı gelişmekte. Bu yeni anlayış, gazetecilerin de kendi fikirleri ve tahayyülleri olan insanlar olduğundan hareketle, muhabirlerin haberlerini yazarken kendi tavırlarını gizlemeye çalışmalarının yapay bir davranış olduğunu; muhabirlerin bundan çok, kendi fikirlerine ve tahayyüllerine aykırı olsa da olgusal hakikatin tümünü, gizlemeden ve çarpıtmadan (dürüstçe) yansıtmalarının çok daha önemli olduğunu anlatmaya çalışıyor.

“Bu bakış açısından, muhabirlerin siyasi metinlere imza atmalarında da fazla bir sorun yoktur. Denilmektedir ki, okurlar böylece muhabirin siyasi tavrını bilecek, onun yazdığı haberleri bu bilgiyle okuyarak, onun haber yazımındaki ‘dürüstlüğü’nü daha kolay test edebileceklerdir. (Bu yaklaşım biraz, siyasi simge taşıyan kamu personelinin, ‘devletin yurttaşlar karşısında tarafsızlığı’nın sağlanması ilkesine, ilk bakışta sanılanın tersine daha fazla hizmet edeceğini savunan liberal görüşe benzer.) Özetle söylersem; muhabirler açısından konu benim için tartışmalı. Bir o yana meylediyorum, bir bu yana. Editoryal kadronun ‘yöneticiler’ bölümü için de aynı gelgitler içindeyim. Köşe yazarlarında durum farklı, orada bir sorun görmüyorum.”

Hangisine güvenirsiniz?

Taze bir örnek üzerinden, “inandırıcılık” konusunda asıl önemli olan şeyin tavır ifşa eden bir “imza”dan çok “dürüstlük” olduğunu anlatmaya çalışayım:

Biliyorsunuz, geçtiğimiz hafta “yargı krizi”yle geçti. Kriz, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın, Mahkeme’nin “bazı beldelerin seçime giremeyeceklerine” dair aylar önce aldığı bir kararı “hükümsüz” kılan Danıştay ve ardından Yüksek Seçim Kurulu kararlarını “Anayasa’yı ihlal” diye nitelemesiyle başladı. Tartışmada kimin haklı olduğu hiç önemli değil, kafanıza onu takmayın, bizim için asıl, konunun haberleştirilmesi önemli.

Oraya baktığımızda gördüğümüz şey ise şudur: Kılıç’ın “Mahkeme adına” yaptığı açıklamanın ertesi günü, açıklamaya karşı çıkan 8 imzalı bir bildirinin haberini okuduk bazı gazetelerde. Bu durumda Kılıç, en fazla iki üyenin görüşlerini (kendisiyle birlikte üç) yansıtmış oluyordu.

Sonradan anladık: Bu 8 üyeden sadece 5’i asilmiş (ki onlar zaten Anayasa Mahkemesi’nin belde belediyeleriyle ilgili olarak aylar önce aldığı karara muhalif kalan üyelermiş). Yani Haşim Kılıç, 3 kişinin değil kendisiyle birlikte 6 kişilik çoğunluğun (ki onlar zaten Anayasa Mahkemesi’nin belde belediyeleriyle ilgili olarak aylar önce aldığı karara “evet” diyen üyelermiş) görüşünü aktarmış.

Şimdi söyleyin: O sekiz üyeden 3’ünün yedek üye olduğunu belirtmeden yazılmış kafa karıştırıcı habere imza atan muhabirler mi inandırıcılık sorunuyla malûldür; yoksa diyelim Anayasa Mahkemesi’ni eleştiren bir metne imza atmış fakat bu haberi de gerektiği gibi, dürüstçe kaleme almış muhabirler mi?