Talat Paşa kadar bile olamamak...

Yıl 1915. Yer Talat Paşa’nın Yerebatan’daki evi. Osmanlı Mebusan Meclisi’nin başkanı, İttihat Terakki’nin önde gelen isimlerinden ve Talat Paşa’nın yakın arkadaşı Halil Menteşe hatıralarında anlatıyor:

“Eve girdiğimde Talat’ı telefon başında buldum. Halinde anormal bir vaziyet gördüm. Yüzü simsiyah, gözleri kan çanağına dönmüş. ‘Aman Talatçığım ne oldu? Pek anormal bir hal içinde görüyorum seni’ dedim. ‘Sorma. Tahsin’den (Erzurum Valisi) Ermenilere dair birtakım telgraflar aldım, sinirlerim bozuldu. Sabaha kadar uyuyamadım. İnsan yüreğinin dayanacağı bir şey değil, fakat ben onlara yapmasaydım, onlar benimkine yapacaktılar. Nitekim yapmaya da başlamışlardı. Milli mevcudiyet kavgası’ dedi.”

“1915’teki Büyük Felaket için Ermenilerden Özür Diliyorum” kampanyasına imza atanlara gösterilen tepkilere yeniden bir bakın lütfen.

Üzerinden tam 93 yıl geçtikten sonra biraz mesafe alınıp, soğukkanlı değerlendirmeler yapılması beklenirken, 1915 Büyük Felaketi sanki dün olmuş gibi savunulmakta ya da bedeli yarın ödenecekmiş gibi inkâr edilmekte.

Hâlbuki artık saklamaya, inkâra da gerek yok.

2008 yılında memleketin en modern şehri İzmir’den çıkan temiz şık giyimli, sarışın, görünüşte zarif bir kadın milletvekilin Ermenilere karşı çok rahat takınabildiği bu ırkçı ruh hali, tüm dünyaya 1915’te yıllardır savaşların, kanın, barutun içinde yaşayanların Ermenilere karşı neler yapabileceği hakkında yeterli derecede bir fikir de veriyor.

2008’de Ermenilerden özür dileyen Türklere bile bu derecede hiddetlenenlerin, 1915’te Ermenilere neler yapabileceğini tahmin etmek de çok zor değil.

Ortadaki manzara çok acıdır ama maalesef şudur:

Bugün Talat Paşa kadar bile, kaybettiğimiz Ermenilerin arkasından üzülemiyoruz. Kalbimiz onunkinden bile daha fazla buz tutmuş durumda.

Şayet bugün Talat Paşa yaşasaydı, üzerinden 93 yıl geçtikten sonra, savaşın vahşi koşulları ortadan kalktıktan sonra altında imzası olan o vahşetin üzerinde yeniden düşünme fırsatı olsaydı, bugün onun adına komiteler kurup, özür dileyenleri ihanetle suçlayanlardan daha az Talat Paşacılık yapardı herhalde.

İşte Talat Paşa’dan bile geride kalmamak için, Hz. İbrahim’in yandığı ateşe gagasıyla su taşıyıp, “bu ne işe yarayacak ki” diye soranlara da “en azından tarafım belli olur” diyen kuşa özenerek imzaladım ben özür metnini.

Evet, özür diliyorum metnin altında imzası olan biri olarak, bu çağrının toplumsal pedagoji açısından zamanlamasının yanlış olduğunu düşünüyorum. “Hakikat neyse onu söylerim” gibi kuru bir akademizm hissiyatıyla değil, “hakikati topluma nasıl anlatırım” gibi aktivist, politik bir pedagojik bilinçle yapılması gereken bir kampanyaydı bu.

“Ömrü hayatında bunun da olduğunu görmek isteyenlerin çok anlaşılır ama biraz erken bir çıkışıdır bu”, kabul.

Evet, hakikat maraza bir şeydir. Büyük hakikatlerle karşılaşmak insanı çarpar. Hakikat çarpılmasından, iknadan daha çok inkâr ve öfke de çıkabilir, çok doğru.

Yine, doğrudur, bu kampanyaya gelen tepkilerle Hrant Dink’in cenazesinde yürüyen ve “Hepimiz Ermeniyiz” diye bağıran kalabalığın yarattığı iyi havanın dağılması, o sihrin bozulması, marjinal kalacak imzaların o büyük kalabalığın gerisinde kalması ve böylece o kalabalığın yarattığı büyük toplumsal destek görüntüsünün (belki de bir mistifikasyondan başka bir şey değildi zaten) silinmesi riski vardır.

Ergenekon ile itibarsızlaştırılmış, toplumsal desteğini kaybetmiş ulusalcılığın bu kampanyaya gelen tepkilerle yeniden ivme kazanması, üstüne çıkıp tepineceği yeni bir zemin bulmuş olması da mümkündür.

Yine bu kampanyanın yaratacağı toplumsal polarizasyonla “Benim dedem soykırım yapmış olamaz” diyenlerin “Benim dedem vatanını savunmak için soykırım yaptı, gerekirse yine yapar”a doğru evirilmesi tehlikesi de vardır.

Kampanyanın finalinde akıllarda 93 yıl sonra olanlar için özür dileyen Türklerden çok, 93 yıl sonra aynı şeyi yeniden yapabilecek azimdeki bazı Türklerin varlığı da kalabilir.

Kampanyanın finalinde özrümüz kabahatimizden büyük hale de gelebilir. Bunların hepsi doğrudur. Biliyorum.

Ama tüm bu kötü, endişe verici ve korkutucu sonuçları önceden az çok tahmin ederek ama yine de bir an bile düşünmeden imzaladım ben bu metni.

Çünkü “Benim dedem böyle bir şey yapamaz” üzerine kurulu bir tarih, belki hakkaniyet duygularını kaybetmiş birileri için hâlâ itibarlı olabilir, ama “Bu suçu benim kızım da işlese aynı muameleyi gösterirdim” diyen bir peygamberin kurduğu gelenek içinde yetişmiş biri için böylesine kör bir dedeperestliğin hiçbir değeri yoktur.

Hem bizim dedemiz kimdir sahiden?

Yozgat’ta Ermenileri en vahşi yöntemlerle öldüren hatta doğru düzgün boğaz kesemedikleri için köylüleri azarlayan Boğazlıyan Kaymakamı Kemal mi?

Yoksa ona “Yukarıda Allah var ve onun gazabından korkun!” diyerek isyan eden Boğazlıyan Müftüsü Abdullahzade Mehmed mi?

Bırakın başkalarının tutarsızlıklarını, çifte standartlarını, mesela bir Müslüman neden Sosyal Darwinist, radikal laik, modernist, jakoben Bahattin Şakir, Dr. Nazım ve Talat Paşa’nın günahlarına ortak olmak için bu kadar çabalar?

Onlara sonsuz bir güven duyar? Onların bu katliamları yapmamış olduğuna iman edercesine inanır? Onlara itibar eder?

Tamam, özür dilemeyin, soykırım demeyin, katliam da demeyin. Ama “Ermeni Günahı” deyin.

“Hayır, bu günah değildi” diyerek ya da sessiz kalarak bu günaha ortak olmaktan daha iyidir.

Sessiz kalarak, inkâr ederek, savunarak farkında olmadan ortak olduğunuz “Ermeni Günahı”nın verilmesi çok zor hesabını düşünün.

Bir de Ermenilerin arkasından Talat Paşa kadar bile gözyaşı dökmemiş olmanın ağır vicdani yükünü.