Süslü püslü yılbaşı çamları ve dananın kuyruğu
Henüz fark edilmiyor ama, günler yine kısalmaya başladı. Meteoroloji uzmanları da, kışın sert geçeceğini haber veriyorlar.
Demek ki 2009’un ilk mevsimsel kartviziti “dondurucu soğuklar”...
* * *
Hazine’den geçinmeli mesleksiz “mevki sahipleri”nden, ırkçılıkla hamasete ve “milli çıkarlar...” nakaratına abanmalı tosuncukları, hoşnut edecek bir dörtlük:
“Eksi sıfır” ne demek, soğuk Türk’e vız gelir;
Hangi kış titredi ki şanlı atalarımız?
Kar, bora, fırtınada Türk ırkına hız gelir,
Kutsal kere kutsaldır kışlarımız karımız.
* * *
Rivayet ederler ki soğuk bir kış günü Sultan Abdülaziz, kılık değiştirerek halkın arasına karışmak istemiş ve samur kürkler içinde, sıradan bir sandalla Haliç’in bir yakasından ötekine geçmeye kalkmış.
* * *
Sandalcı, yırtık pırtık giysiler içinde titreye titreye kürek çekmeye çalışırken; Sultan Abdülaziz de, ikide birde:
- Burnum çok üşüyor, burnum donuyor, diyormuş.
* * *
Samur kürkler içindeki Sultan Aziz’in, sürekli burnunun üşüdüğünden yakınmasına sinirlenen yoksul kayıkçı:
- Benim de, demiş; sadece oturduğum kıçım sıcak, gel istersen sok burnunu kıçıma da, ısınsın o da...
* * *
3 - 4 hafta önce, hiç değilse birkaç saat AB vatandaşıymış gibi yaşamanın “etli şaraplı, kadınlı kahkahalı” avuntusuyla oyalanmak için; Nişantaşı’nın ünlü bir pasajındaki, evrensel adları olan lokallerden birine girdik.
* * *
Daha oturalı 5 dakika olmamıştı ki, 20 kişilik bir masa kuruldu arkamızda ve masanın bir ucundan ötekine, bağırmalı çağırmalı konuşmalar başladı.
* * *
2 genç yakınımızla birlikte geldiğimiz lokalde, birbirimizi duyamaz olmuştuk.
Bendeniz ayağa kalkıp, Solmaz’a doğru eğiliyor:
- Nasıl yemeği beğendin mi, diye soruyordum.
O da, ayağa kalkıp bana doğru eğiliyor:
- Beğendim, beğendim, diyordu.
Arkadaki 20 kişilik masada ise, konuşmalarla gülüşmelerin gürültüsü tam bir kreşendo çekiyordu.
* * *
Kendimizi dışarı zor attık ve pasajın açık mekânındaki tenha bir masaya sığındık.
Ağızlarımızdan:
- Oh be dünya varmış, sözleri döküldü.
* * *
Şayet lokalin içindeki 20 kişilik şamatanın baskısı altında kalmadan, gelip otursaydık o tenha masaya; “oh be dünya varmış” diye ortak bir rahatlama yerine, belki de havanın serinliğinden, çayların demli olmadığından yakınacaktık.
* * *
Görülüyor ki, “değerlendirmelerde”, “kıyaslama”nın etkisi büyük.
* * *
Şimdi gelelim “bizim kültürümüz, onların kültürü” teranesini nanikleyen kıyaslamalara...
* * *
Matbaa makinesi 1440’ta icat edildi ve İstanbul’a 280 yıl sonra geldi.
* * *
Futbol ilk kez İngiltere’de 1843’te oynanmaya başlandı, Türkiye’ye 50 yıl sonra geldi.
* * *
Fotoğraf makinesi, 1840’da kullanılmaya başlandı ve 40 yıl sonra geldi.
* * *
Otomobilin icadı ve gelişmesi 19. yüzyılın sonuna rastladı.
Ve İttihatçılar da, 10 yıl içinde başladılar “resmi araba” almaya.
* * *
Süslü püslü Noel ve yılbaşı çamları ne zaman görünmeye başladı Türkiye’de de; bendeniz tam bilemiyorum.
* * *
Ya gramofon, sinema, televizyon, cep telefonu?
Gitgide daha hızlı benimsendi ki, gitgide daha hızlı.
* * *
2009 yılı, küresel ekonomik krizin, “kök söktürmeyi” yaygınlaştırması bir yana; keskinleşen kutuplaşmalarla, “onlar-biz” ayrımının bedellerini de daha pahalı ödetmeye başlayacak gibi...
* * *
2010’a girerken de, yine Noel Baba’larla çam ağaçları süsleyecek vitrinleri ama; dananın kuyruğu da kim bilir kimlerin ellerinde kalacak?
* * *
Türkiye, son 100 yıldaki icatlardan; toplum olarak ne kadar zamanda, ne kadar yararlanabildi?
Ve sanatsal bir yaratıcılıkta, sanatçılarının hayatları üstüne de ne kadar kezzap döküldü?
* * *
Bunları şeffaflaştırmak isteyenlerle, ırkçı ve mistik demagojilere sığınmak isteyenler ayırımında; birinciler “uzay çağı” asansörlerini pek de ıskalamayacaklardır ama, ikinciler -kendi slogancılarıyla birlikte- kim bilir ne türbülanslara düşecekler?
* * *
Kulaklara küpe olacak bir halk deyimi:
- Ne oldum, deme; ne olacağım de...
* * *
Üşümeye başlayacak burunlar, bakalım sokulacak bir yer bulabilecekler mi?
- Yorumlamak için Giriş yapın veya kaydolun