Say ki, “direnişçi”ye “vatanı işgal etmiş düşman”la ilgili fikrini sormuşlar!
Konumuz, Prof. Binnaz Toprak’ın sorumluluğunda yürütülen “Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler” araştırması...
Radikal yazarı Türker Alkan, bir başka Radikal yazarı Nuray Mert’in, araştırmada ortaya çıktığı öne sürülen “muhafazakâr hoşgörüsüzlük”ün doğasına ilişkin sarf ettiği şu cümleleri pek açıklayıcı bulmuş, 30 aralık tarihli yazısına o cümlelerle başlamış:
“Muhafazakârlar yaptıkları baskının farkında değil, çünkü doğru ve iyi olanın kendi hayat tarzları olduğuna inanıyorlar.”
Türker Alkan’ın bu çerçevedeki katkısı da şöyle (hemen devamında): “İşin en korkuncu da bu olmalı. Baskı yapan en küçük bir vicdan azabı bile çekmez. Tam tersine, bir görevi yerine getirmenin huzurunu duyar!”
İki yazarın söyledikleri de doğru fakat eksik. Anlattıkları şey yalnız “muhafazakâr hoşgörüsüzlüğün” değil bütün hoşgörüsüzlüklerin temelinde yatan şeydir ve baskı uygulayanlar, bu baskıyı kendi vicdanlarında ancak böyle meşrulaştırabilirler. Ortaçağ’da Engizisyoncular, kalplerine şeytan girmiş günahkârlara işkence uygulayarak onları günahlarından kurtarmaya çalışırken de “vicdan azabı” çekmiyorlardı ve nedeni buydu.
Bu bakımdan, “Dinin ve geleneğin doğru yolundan çıkmışları hak yoluna davet edenler”in hoşgörüsüzlüğüyle, “Cahil bırakılmışları bilimin ve çağdaşlığın aydınlık yoluna davet edenler”in hoşgörüsüzlüğü arasında hiçbir özsel fark yoktur. Her iki grup da “yaptıkları baskının farkında değildir, çünkü doğru ve iyi olanın kendi hayat tarzları olduğuna inanmakta”dırlar.
“Düşman”ımı bana sorsalar?
Yazıya, “hoşgörüsüzlük” üzerine düşünce jimnastiği yaparak başlamamın bir nedeni var: Ben, “hoşgörüsüzlüğün”, Türkiye’deki laik yaşam tarzı - muhafazakâr yaşam tarzı ayrışmasının sadece bir bölümünü tanımlayabileceğini düşünüyorum. Bu bölümde gözlenen, İslam’ı politikleştirmemiş geniş muhafazakâr kesimlerle; Müslümanlığını daha ziyade “kültürel-sosyolojik Müslümanlık” olarak yaşayan kesimler arasındaki nispeten yumuşak gerilimdir.
Her iki kesimin “marj”ında yer alan, sayıca az fakat sesleri çok daha gür çıkan grupların karşılıklı psikolojilerinin “hoşgörüsüzlük”le izah edilemeyeceği kanaatini taşıyorum. Bu psikolojinin sadece “düşmanlık” kelimesiyle açıklanabileceği aşikârdır bence ve ben yaklaşık beş yıldır bu kutuplaşmayı “düşmanlık” analizi üzerine oturtuyorum. Bir soruşturmaya verdiğim cevapta, bu düşmanlığın “laik” tarafını şöyle anlatmıştım:
“Bu kesimin psikolojisini, ‘ülkeyi işgal eden düşmana ve düşmanla işbirliği eden güçlere karşı mücadele’ tespitinin oluşturduğunu düşünüyorum. Bu kesimler, o nedenle mevcut iktidara karşı siyasi mücadelenin (muhalefet) doğru olmadığını düşünüyorlar. ‘İktidarda düşman var’ tespiti doğruysa, bu mücadele biçimi (siyasi muhalefet) gerçekten de yanlıştır. Siz düşmana ve onunla işbirliği halindeki iç güçlere karşı siyasi mücadele yürütmezsiniz, değil mi? Çünkü muhalefet özünde ‘biz’den birilerine karşı yürütülür ve bu yanıyla kendisine muhalefet edileni meşrulaştırıcı bir rol de oynar. Düşmana karşı mücadele ise ‘imha’yı amaçlamalıdır. Bazıları, bu kesimin propagandasındaki sertliğe, karamsarlığa, olumsuzluğa ve nihayet ülkeyi yönetenlerde en küçük bir olumluluk görmemesine şaşırıyor. Şaşıracak bir şey yok: Kendinizi bir an için işgal edilmiş bir ülkede (hatırlayın, ulusalcılar Kurtuluş Savaşı öncesi koşullarının aynen geçerli olduğunu savunuyorlar) direnişçi (ulusalcı) olarak düşünün. Ülkeyi işgal eden dış güçlere ve onların işbirlikçisi iktidara karşı en küçük bir sempati besler miydiniz?”
Bu analiz çerçevesinde, tartıştığımız araştırmanın benim indimde en önemli yanı, kendileriyle derinlemesine mülakat yapılan kişilerin, bu “düşmanlık” algısıyla malûl olmalarıdır. Araştırma gurubunun şu sözlerini atıfla söylüyorum bunları:
“Görüşme yaptığımız kurumlardan bir kısmının, örneğin, Cumhuriyet Halk Partisi, Atatürkçü Düşünce Derneği, ya da Eğitim-İş gibi kurumların sorgulanabileceğinin farkındayız. Türkiye’deki din, muhafazakârlık ve laiklik konularındaki ‘kamplar’ arasında bu kurumlar hakkında değişik değerlendirmeleri var. Ancak, araştırmamız özellikle laik kimliktekilere baskı olup olmadığı üzerine kurgulandığından, kamuoyunda laiklik konusunda hassasiyetleriyle bilinen bu kurumlar doğal olarak araştırmamız kapsamına dahil edildi.”
Dikkat edin, kendilerine “onları nasıl bilirsiniz” diye sorulan kişiler, “onlar”a karşı sadece “hoşgörüsüzce” değil, “düşmanca” duygular besleyen kişilerden oluşuyor. Bu ikisi arasında dağlar kadar fark vardır. Hoşgörüsüzlük, nihayetinde “ortak noktalarımız olan, ‘biz’den olan” birilerine karşı beslenen bir duygudur. Düşmanlık ise öyle değildir. Birilerine hoşgörüsüz duygular beslemenizle onu “doğru yol”a davet etmeniz arasında bir çelişki yoktur. Fakat düşmanınızla ilgili tek hedefiniz onu “imha” etmektir.
Düşmana karşı verdiğiniz mücadelede her yol mubahtır. Keza, ona karşı yürüttüğünüz propaganda malzemesinin “gerçek” olması da gerekmez. (“Ahlaki sorun” anlamında söylüyorum; yoksa gerçek malzemeye dayanmayan bir propagandanın fazla etkili olmayacağı aşikâr. Bizde, propaganda ile yalan aynı anlama geldiğinden, ünlü İngiliz tarihçi Toynbee’nin “1915 olaylarına ilişkin yazdığım Mavi Kitap’ı, evet, İngiliz Propaganda Bakanlığı’nın isteği üzerine yazdım ama kitapta yer alan bütün bilgiler doğrudur” mealindeki sözlerine bir türlü bir anlam verememiştik.)
Değişmeyen kanaatim...
Açık söyleyeyim: Ben, tartıştığımız araştırmada derinlemesine mülakat yapılan kişilerin hangi kurumlara ve sivil toplum örgütlerine mensup olduklarını öğrenince, daha onların dile getirdikleri tanıklıkları okumadan kararımı vermiştim: Bu araştırma, benim “din ve muhafazakârlık ekseninde ötekileştirilenler” çerçevesinde o âna kadar edinmiş olduğum kanaat üzerinde şu ya da bu yönde hiçbir etki yaratamaz. Direnişçiye, “vatanı işgal eden düşmanı nasıl bilirsin” diye soran bir araştırmayı ben nasıl ciddiye alabilirim? Alamam, çünkü bilirim ki, direnişçiler bazı gerçekleri gizleyecekler, bazılarını abartacaklar, gerektiğinde yalan da söyleyecekler ve bundan –haklı olarak- hiçbir ahlaki rahatsızlık duymayacaklar. Böyle bir araştırmanın ancak propaganda değeri olabilir, ondan “hakikat”e ilişkin pek az şey öğrenebiliriz.
Söz konusu araştırmanın hiçbir değişikliğe yol açmadığı kanaatimi madde madde özetleyerek bitireyim: a) Toplumumuzda yaygın bir taşra muhafazakârlığı mevcuttur. b) Bu muhafazakârlık sadece din ve gelenekten kaynaklanmaz, başka boyutları da vardır. c) Yeni değildir, AK Parti iktidarı döneminde arttığına dair de hiçbir kanıt yoktur; güvenilir araştırmalar tersini ortaya koyarsa bu yöndeki fikrimi değiştirebilirim. d) “Dinci” olmaktan ziyade “faşist”tir. (Atılgan Bayar, Akşam, 30 aralık).
- Yorumlamak için Giriş yapın veya kaydolun