Mahalle baskısını yeniden hatırlayalım

Dünyaca ünlü sosyoloğumuz Prof. Dr. Şerif Mardin, sadece ‘mahalle baskısı’ndan söz etmedi, bu baskının kökünde yer alan temel unsuru da bize anlattı aslında ama nedense bu unsuru görmezden gelmeye devam ediyor, tabir caizse boş konuşmalar yapıp vakit geçirmeye devam ediyoruz.
Evet, Boğaziçi Üniversitesi’nden Prof. Binnaz Toprak’ın Açık Toplum Enstitüsü’nün de katkısıyla yaptığı son araştırmadan söz ediyorum bir kez daha.
Bu araştırma, öncelikle ‘mahalle baskısı’nın bu baskıya uğradığı söylenen laik kesimler tarafından nasıl algılandığını ortaya çıkarmak için yapıldı. Yani, ‘Mahalle baskısı var mı, yok mu’ veya ‘Ne düzeyde var?’ sorularına cevap aramıyor araştırma; ‘Biz mahalle baskısı görüyoruz’ diyenlerin hikâyelerini, baskıya örnek olarak neleri gördüklerini, baskıyı nasıl algıladıklarını bulmaya çalışıyor.
O yüzden, ‘Bu araştırma bilimsel değil, olsa olsa gazetecilik çalışmasıdır’ lafı boş bir lakırdıdan ibaret; çünkü araştırma başka bir şeyi ortaya sermeye çalışıyor.
Peki neyi seriyor ortaya? Radikal’de iki gün boyunca ayrıntılı biçimde yayımladık, din kaynaklı olması gereken baskı din dışı alanlara taşmış, hayatın her alanını egemenliği altına almak ister bir duruma gelmiş durumda. En azından algılanan bu.
***
İşte bu noktada Prof. Şerif Mardin’in bize söylediği temel unsura dönmek lazım. Prof. Mardin, ‘mahalle baskısı’nı anlattığı bir konuşmasında bakın neler demiş:
“Benim buradaki buluşum şu: Öğretmen, okul, öğrenci, kitapları vs. bütün o yeniden inşa edilen ve Cumhuriyet’in bize getirmiş olduğu bu inşa edilmesi istenen kolektiviteden ve bu işe iştirak eden, katılan vatandaş. Burada küçük bir eksiklik var. Cumhuriyet’te ‘iyi, doğru ve güzel’ hakkında çok derine giden bir düşünce yok. Diyeceksiniz ki: ‘Adam, laik bir sistem ileri sürdüğü için bu işlerle uğraşmaz bu insanlar.’ Avrupa’da yüzlerce sene, binlerce sene, dindar olsun olmasın, insanlar her iki grup da ve bu arada bilhassa laik diyebileceğimiz grup, iyi, doğru ve güzel konusunda tartışmalara girişmiş ve bu konuda binlerce, on binlerce sayfa yazmış. Kim mesela, bunların piri kim? Bunların piri Kant. Kendisi iyi, doğru ve güzelden başlayarak bir felsefe inşa etmeye çalışmış olan birisi. Biraz Kant’ı böyle yanlı hale getiriyorum. Ama Kant’ta bu yan var.
Bizim Cumhuriyet öğretimizde, ‘iyi, doğru ve güzeli’ derinliğine araştıralım diye bir şey yok. Orada binlerce sayfa tartışma bulamazsınız. Şimdi bu çok önemli bir şey. Binlerce sayfa bulmadığımız zaman ne kalıyor. Bu değerleri insanların birbirlerine karşılıklı olarak üstlerine alması? ‘Göz’ kalıyor, ‘bakma’ kalıyor. Göz ve bakma paradoksal olarak, yani sanki mahalle baskısının önemli unsurlarından biriymiş gibi geliyor. Gerçekten orada önemli bir şey var, aynı zamanda öğretmenin dünya görüşünde iyi, doğru ve güzel olmayınca, işte orada olan diğer elemanlar geliyor. Ha mahallenin kendisine baktığımız zaman, orada gerçekten, ‘iyi, doğru, güzel’ hakkında bir düşünce var. Nedir o düşünce? İslami düşünce tarzı.”
***
Burada gerçekten en önemli unsur, ‘iyi, doğru ve güzel’ hakkında, din dışı bir ahlakı Cumhuriyet’in geliştirmeye hiç uğraşmamış olması, Cumhuriyet’in bu anlamda en önemli memuru ve bir yerde ‘elçisi’ olması gereken öğretmenlerin, okulda çocuklara bu din dışı ahlakı anlatmamış, yani insanlara mahalle baskısına karşı kendilerini savunacakları, din kaynaklı olmadan da İYİ, DOĞRU VE GÜZEL yaşayabileceklerini gösterebilecekleri bir donanım sunulmamış olması.
Balkonda şortla oturmanın ayıplanmasının dinle ne ilgisi var? Yok ama ayıplayanlar dini bir ahlaktan hareket ettiklerini söylüyorlar. Erkeğin saçının uzun veya kulağının küpeli olmasının kınanacak nesi var? Yok ama kınayanlar dini bir ahlaktan hareket ettiklerini düşünüyorlar.
Daha kötüsü, kınananlar, ‘Benim küpem ve uzun saçım neden iyiye, doğruya, güzele aykırı olsun’ diye soramıyor, kendi tutumlarını ahlak bazında savunamıyorlar; çünkü onlara böyle bir ahlakın mümkün olduğu gösterilmedi.
Öte yandan, Türkiye’nin dindarları açısından ve Anadolu’da örneklenen baskıyı kuranlar açısından din dışı bir ahlak zaten mümkün olmadığı için, meseleye İstanbul’un Batılı gettolarından bakanların her söylediği, ‘Avrupa taklitçiliği’ hatta bir çeşit ‘Oryantalizm’ olmaktan ileri gidemiyor ve daha en baştan aşağılanmış oluyor.
Ve Türkiye’de softalık artıyor diye şaşırıyoruz. Kendi kendine neden azalsın ki? Karşısında bir rakip bile yokken softalığın zamanla azalmasını nasıl bekleyebiliriz?