Mahalle baskısı-devlet baskısı
Şu sıralar eski mi eski bir tartışmamıza geri döndük. Geri dönme sebebimizi biliyorsunuz, geçen hafta Radikal’de geniş bir özetini yayımladığımız Boğaziçi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Binnaz Toprak’ın araştırması.
Dün de yazmaya çalıştım, üniversitede sosyal bilimle uğraştığı halde bazıları hâlâ Prof. Toprak ve arkadaşlarının çalışmasını ‘kantitatif’ bir araş-tırma sanıyor olmalı. Oysa öyle değil. Yani ortada, toplumu yansıtan bir örneklem ve bu örneklem üzerinde yapılmış bir anket çalışması yok.
Onun yerine, belli toplum kesimlerini (tümünü değil, belli kesimleri) temsil ettiğine inanılan 400’den fazla kişiyle, onların ‘mahalle baskısı’ diye adlandırılan din kökenli muhafazakârlığın kendileri üzerindeki etkilerini öğrenmeye, ‘Biz din kökenli mahalle baskısı altında yaşıyoruz’ diyenlerin bu baskıyı algılama biçimini anlamaya çalışan bir ‘kalitatif’ çalışma var önümüzde.
Dikkat ediyorum, günlerdir gerek dini hassasiyeti yüksek gazetelerdeki yazılarda ve gerekse ‘liberal’ bazı köşelerde, konu tartışılır ve Prof. Binnaz Toprak ve arkadaşlarının çalışması yerden yere vurulurken, açık açık söylenmese de belirtilen bir husus var: ‘Velev ki böyle baskılar var, bu baskılara maruz kalanlar kaç kişi ki? Bu ülkede esas baskı görenler dindar insanlar.’
Evet, bu cümle, kimse tarafından tam bu netlikte söylenmese de okuduğum pek çok köşe yazısının altmetninde yer alıyor bana göre.
Türkiye’de dindar kesimler, özellikle de bu kesimlerin siyasileşmiş, siyasetle bilfiil
uğraşanları, dindarlara yönelik bir ‘devlet baskısı’ndan söz ederler.
Başörtüsü uzunca bir zamandan beri bu baskı söyleminin ön cephesini oluşturuyor. İnançlı kadınların kamu işyerlerinde başörtüleriyle çalışamaması, üniversiteye devam edememesi, başlarını açmalarının istenmesi ‘dindarlara yönelik baskı’ya en somut örnek olarak gösterilir hep.
Öte yandan, tarikatlerin ve cemaatlerin bir nevi yeraltı yaşam tarzını benimsemek durumunda kalması, bu konulardaki konuşmaların alçak sesle ve bir gizlilik perdesi altında yapılması vs. de ‘baskı’ örneği olarak söylenen şeylerden.
Zaten hep söylenen, ‘devlet baskısı’nı ortadan kaldırmak için siyaset yapıldığı, devletin ele geçirilmesine çalışıldığı.
Tabii bir karşı argüman da var, bunu en çok son on yılda eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel dile getirdi: “Memleketin camileri açık, beş vakit ezan okunuyor, isteyen gidiyor namazını kılıyor, ramazanda orucunu tutuyor, haccına gidiyor, kurbanını kesiyor. Baskı nerede?”
Kim ne derse desin, gerçek durum ne olursa olsun, önemli olan baskı gördüğünü düşünen insanların algılamasıdır. Eğer dindarlar kendilerini baskı altında görüyorlarsa ve
bu baskının devletten kaynaklandığını düşünüyorlarsa, bu kendi başına bir ‘gerçek’tir.
Nasıl ki, dini hassasiyeti daha farklı olanların, özellikle Anadolu’da dindarların baskısı altında yaşadıklarını düşünmeleri kendi başına bir ‘gerçek’se...
‘Siz kaç kişisiniz ki?’ konusuna gelince...
Bir kişi bile olsa yetmez mi? Bir kişi bile olsa, ‘Ben dindarların baskısı altındayım, kendi istediğim gibi yaşayamıyorum’ dese yetmez mi?
‘Siz kaç kişisiniz ki’ tavrının son derece demokrasi dışı, hatta faşizan bir tavır olduğunu görmek gerek.
- Yorumlamak için Giriş yapın veya kaydolun