“Ceza” felsefesi
Cumhuriyet’in kurucuları, neyin nereden alınacağını iyi biliyorlardı (kendileri yapmayı bilmeseler de); burada Türk olmayan herkes Türk’ün uşağıdır, tarzında vecizeler savuran Mahmut Esat Bozkurt Adalet Bakanı ise ve kendisine bir “hukuk devrimi” yapması ısmarlanmışsa, “Medenî Kanun”u İsviçre’den, “Ceza Kanunu”nu da İtalya’dan almaya karar vermesinde göz yaşartıcı bir isabet vardır.
“Ceza Kanunu” çok önemli, çok stratejik bir kanun şüphesiz. Türkler’in zihninde “devlet” kavramının sahip olduğu ağırlığa Avrupalılar ancak faşist ideolojileriyle ulaşabildiler. Tabii onlar “Batılı kanun yapma” tekniğini daha iyi biliyorlardı, onun için bize de çok kullanışlı gelen bir kanun hazırlamışlardı. Zavallı Benito İtalya’da eceliyle ölemedi ama eseri bizim ülkemizde yaşamaya devam etti –AB zorlaması olmasa daha da edecekti.
Kanun, “çağdaşlaştırılmak” üzere, sonunda kaldırıldı. Ama kısa bir zaman sonra, açılan 301’li davalarla, Benito’nun “basübadelmevt” eylediğini de gördük. Aradan geçen zaman içinde elbette biz de “kanun yazma” tekniğini öğrenmiştik; Ceza Kanunu’nu İtalya’dan alma kararını Bozkurt verdiyse, yeni kanun da başında Cemil Çiçek’in bulunduğu bakanlığın uzmanları tarafından gerekli biçime sokulmuştu.
Hükümeti Cumhurbaşkanı onaylar, filan. Adalet Bakanı ile İçişleri Bakanı’nı başkalarının da onaylaması gerekir. Bunda da elbet derin bir “raison d’état” vardır.
Türk’ün “ceza kanunu” felsefesi bir “hîn-i hacet” görüşüne dayanır. Bir kere cezaların tavanı iyice yüksek tutulmalıdır ki, gereğinde en ağırından verelim, “ibret” olsun. Bu eski bir bilgelik ürünü olduğu için, “ya sopa yemedin, ya sayı saymasını bilmiyorsun” nüktesi de bir o kadar eskidir.
İkinci önemli konu, henüz işlenmemiş, ama işlenmesi muhtemel suçlar için özel maddeler bulundurmaktır. Ayrıca, bunların yedeklenmesi gerekir: ola ki, 141-142’de olduğu gibi, devlet içeriden, dışarıdan gelen bir demokratik baskı karşısında bir maddeyi iptal etmek zorunda kaldı. Aman, bir boşluk olmasın! “Tamam, kurtulduk!” diyerek ağzını açan o hain karşısında kapı gibi bir madde daha bulsun.
Onun için biz bir dönem 141, başka bir dönem üç yüz bilmem kaç, birtakım rakamlar söyler dururuz. Biri gider, biri gelir, ya da gelmez, çünkü zaten oradadır.
Bir teknik de “suç” denilen şeyi doğru dürüst tanımlamamaktır. Bu da, yukarıdakine benzer bir tedbirdir. “İç düşmanlar”ımız olan kişiler çok şeytanî oldukları için, her an yeni bir suç icat edebilirler. İşte, 301’deki “aşağılama” gibi nereye çeksen gidecek kelimeler buna yarar.
Bunlar bizim “modernleşme” sürecimizde öğrendiğimiz dersler. Doğrusu, kötü öğrenci olduğumuz söylenemez. İhtiyaç hasıl olduğunda yaratıcı olmadığımız da söylenemez.
301 bunun için parlak bir örnek. Mussolini’nin de, Bozkurt’un da aklına gelmemiş, dahiyane bir buluş, hem de tam uygun ortamda, bu madde yoluyla hayatımıza girdi ve kurumlaştı.
Ceza Kanunu’nu adapte ettiğimiz yirmilerde Cumhuriyet sefinesinin dümeni bir seçkin kadronun elindeydi. Ceza mı verilecek, dava mı açılacak, buna o kadro karar verecekti.
Ama aradan zaman geçti, dünya değişti, Türkiye bile değişti. Birçok kere iktidar seçkinlerinin yeniliği açık olmadığını iddia ederiz, ama, bakın işte, bunun da ne kadar temelsiz bir iddia olduğu görülüyor.
Bütün dünya “sivil örgüt”, “sivil inisiyatif” diye bir şey tutturmuş. “Çağdaşlık” bunu gerektiriyor.
Hemen 301’i çıkarıyorsun, sivil inisiyatifin önünü açıyorsun. İnisiyatif kullanacak sivil toplum örgütünün kurulmasını da muhtemelen biliyor, izliyor, destekliyorsun. Demokrasiye karşı sivil toplumun kendini savunması gereken bir dönem bu. Yalnız polislerin değil, bütün toplumun “Kahrolsun insan hakları!” diye tempo tutması gereken bir dönem. Gereğini yapıyorsun. Sivil toplum dava açıyor. Sivil toplum “Ali Kemal/Hasan Cemal” pankartlarıyla mahkemeye geliyor.
Türkiye modernleşiyor.
Hukuk da buna yardımcı.
- Yorumlamak için Giriş yapın veya kaydolun